Gönderen Konu: Mürebbiye... Hüseyin Rahmi Gürpınar...  (Okunma sayısı 16369 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı liprade

  • 'arızalı'
  • ÖzeL üye
  • *****
  • İleti: 8616
Mürebbiye... Hüseyin Rahmi Gürpınar...
« : Mart 11, 2009, 10:12:08 ÖÖ »
MÜREBBİYE H.Rahmi Gürpınar

Mürebbiye H.Rahmi Gürpınar’ın Naturalist bir anlayışla yazdığı romanıdır. İlk kez 1898 yılında İkdam gazetesinde tefrika edilmiştir.


MÜREBBİYE’DE KONU:

Düşmüş bir kadın olan Angel’in (Aynı zamanda Mürebbiye sıfatı olmayan) bir Türk ailesinin içine girerek çevirdiği dolaplar anlatılıyor. Angel bu aileyi ahlaki açıdan çökertmiştir.

MÜREBBİYE’DE ANA FİKİR:

Memleket çocuklarının eğitiminin sırf moda diye eve alınan ve ne olduğu, eğitimden ne derece anladığı bilinmeyen mürebbiyelerce verilmesinin doğuracağı kötü sonuçlar verilmek istenmiştir.


MÜREBBİYE ROMANI’NIN ÖZETİ:

Dehri Efendi, mülkiye memurluğundan emekli, 65 yaşlarında bir ihtiyardır. Bilim, fen ve edebiyat meraklısıdır. İyi Fransızca bilir. Çok sert bir aile başkanıdır. Ölen karısından Melahat adında, 25 yaşlarında çirkin bir kızı, Şem’i adında, 18 yaşında bir de oğlu vardır. Melahat’ı Sadri adında yoksul bir gençle evlendirmiş, damadını kendi oturduğu yalıya işgüveysi olarak almıştır. Şem’i yüksek öğrenim görmektedir, kafasız bir delikanlıdır, derslerini bilmedikçe Dehri Efendi onu falakaya yatırır; Şem’i, dayak korkusuyla, vapurda bile derslerini ezberlemeye çalışır.

Yalıda bir de Dehri Efendi’nin kardeşi Amca Bey vardır. Bu, Dehri Efendi’den 20 yaş küçük, kanbur, çirkin, aynı zamanda züppe bir adamdır. Bütün servetini yiyip bitirdikten sonra ağabeysinin yanına sığınmışlardır.
Dehri Efendi, bir cariyeden olan iki küçük çocuğu için, Angel adında bir Fransız Mürebbiye tutar. Düşkün bir kadın olan Angel “Nakden müstefid olmak” için Şem’i’yi, Amca Bey’i, Damat Sadri’yi baştan çıkartır. Üç erkek kıskançlık yüzünden birbirine düşer.

Dehri Efendi, Şem’i ile Amca Bey’e yalının harem dairesine girmeyi yasak eder. Haermde kalan Damat Sadri’nin geceleri Angel’in odasına girdiğini öğrenen Şem’i müthiş bir kıskançlığa kapılır, bir gece rakibini öldürmek için elinde hançerle Angel’in odasına gider, kapıyı kırarak içeriye girer. Kilitli bulunan aynalı dolabın anahtarını zorla alır, açar, fakat dolabın içinden Dehri Efendi çıkar. İkisi de düşüp bayılır.

Görüldüğü gibi romanda küçük çocukların eğitim ve öğretiminden çok, farklı amaçları olan bir mürebbiyenin yarattığı kötü sonuçlar anlatılmaktadır.


MÜREBBİYE ROMANINDA KARAKTERLER:

1) ANGEL: Angel romanda asli kahraman durumundadır. Yazar onun genç ve güzel göstermiştir. Angel (melek) adını taşıyan bu genç, güzel Paris’li kız taşıdığı adın zıddına tam bir şeytandır. Fransız naturalistlerinin fikirlerini benimseyen Angel’e göre ahlak bir maskeden ibarettir. Bir mürebbiye olmasına rağmen çocuklarla alakasından çok evin erkekleri ile olan lakası verilmiştir.

2) DEHRİ EFENDİ: Hem geleneğe bağlıdır, hem de Avrupa hayranı bir Tanzimat Paşası’dır. Hem küçük çocukları için evinde bir Fransız mürebbiye bulundurur hem de büyük oğlunu falakaya çeken zorba bir aile başkanıdır.

3) ŞEM’İ BEY: Dehri Efendi’nin oğludur. Şem’i biraz aptaldır. Derslerinde başarısızdır. Angel’in tuzağına düşenlerden birisi de o’dur.

4) AMCA BEY: Kurnazca bir zekaya sahiptir. Fakat onun kurnazlığı Angel’in kurnazlığını bastıramaz ve o’da kendini Angel’e kaptırır.

5) SADRİ BEY: Dehri Efendi’nin damadıdır. Sırf fakir olduğu için ve iyi bir yaşm sürmek istediği için Dehri Efendi’nin çirkin kızı Melahat ile evlenmeyi kabul etmiştir. Bu nedenle hep gözü dışarıdadır. Angel’in tuzağına düşmesi hiç de zor olmamıştır.

6) MELAHAT HANIM: Dehri Efendi’nin kızıdır. Çirkin olduğu için romanda pasif bir kadın karakteridir.

7) VAHİP BEY ve NEZAHAT HANIM: Dehri Efendi’nin ikinci eşinden olma küçük çocuklarıdır. Engel eve sırf onların eğitimi için alınmıştır. Fakat onların eğitiminden çok entrikalarla uğraşmıştır. Çünkü Angel bu iki küçük çocuğu yetiştirecek eğitim ve öğretim vasıflarına sahip bir öğretmen değildir.

Eğitim toplumsal bir sistem olarak ele alındığında, bu sistemin başlıca öğelerini, öğrenciler, öğretmenler, eğitim programı, yöneticiler, eğitim uzmanları, eğitim teknolojisi, fiziksel ve finansal kaynaklar oluşturmaktadır.
Mürebbiye romanını eğitim kurumu çerçevesinde değerlendirdiğimizde bu sistemin birçok öğelerinin eksik kaldığını görmekteyiz.

Mürebbiye 19.yy Osmanlı’sında yazılmış, batı hayranlığının derecelerini ve bunların doğurduğu kötü sonuçları bütün çıplaklığıyla bize anlatan bir eser. O dönemlerde Tanzimat Paşaları ve iyi gelirli ailelerin çocukları için gerek yabancı dil eğitimi gerekse güzel sanatlar gibi konularda eğitilmesi nedeniyle evlere alınan yabancı mürebbiyeler modası gibi bazı düşüncelerin geliştiğini görmekteyiz. Fakat bu tarz mürebbiyelerin eğitim vasıflarından oldukça uzak hatta bazı entrikalar ile aile yapısının ahlaki değerlerini çökerterek ailelerin parçalanmasına neden olduklarının açık bir örneğini bize Mürebbiye romanı vermektedir.

Mürebbiye romanının baş kahramanı Angel öğretmen vasıflarından oldukça uzaktır. Dehri Efendi’nin evine ilk geldiği andan itibaren Vahip Bey ve Nezahat Hanım’ın eğitim ve öğretimleriyle ilgileneceği yerde çok farklı yollara saparak bir ailenin çökmesine neden olmuştur.

Angel bir Fransız’dır. Onun yaşam felsefesi Türk Aile yapısına uymamaktadır. Ona göre ahlak bir maskedir. Bu özellikleriyle de bir öğretmen vasfı taşımaz. Çünkü eğitim her yönüyle, gerek kültür, gerek bilgi ve gerek toplumsal kurallar bakımından kişiyi hayata hazırlamayı gerektirir. Oysa ki Angel ilk önce hayat felsefesiyle bütün bu özellikler yadsıyan bir karakter tablosu çizer.

Angel’i öğretmenlik meslek bilgisi yönünden irdelediğimizde aslında onun Fransa’da çok iyi yetişmiş ve sosyal alanlarda bilgili bir öğretmen olarak değerlendirebiliriz. Hüseyin Rahmi Angel’i anlatırken onun hayatıyla ilgili detayları bize açıkça sunar. Asıl sorun Angel’in kişiliğindedir. Başından geçen kötü olaylar onu düşkün bir kadın yapmıştır. Sonunda Dehri Efendi ve ailesinden bütün yaşadığı olumsuzlukların acısını çıkarmıştır.

Angel’i iyi bir öğretmende bulunan genel özellikler bazında incelersek;

- Angel’in anadili Fransızca’dır. Romanda bozuk bir Türkçe ile konuşturulmuştur. Bu da çocuklar ve Angel arasında iletişim kopukluğu sağlamıştır. Oysa bir öğretmende bulunması gereken en önemli özellik öğrencileriyle iletişimi en iyi biçimde sağlayabilmektedir.

- Meslek ahlakını da Angel’de göremeyiz. O mesleğinden çok başka konularla ilgilenmektedir.

- Hoşgörülü, sevecen görünmektedir. Fakat güzel yüzünün altında şeytansı bir tarafı vardır.

- Eğitimin gerek anlamda ne olduğunu bilmeyen bilse de işine gelmediği için bir eğitimci gibi davranmayan bir mürebbiyedir Angel.

- Angel’in entellektüel yönü gelişmiştir. Fakat bu tarafını bir eğitimci olarak kullanamaz.

- İyi bir temsilci örneği değildir.

- Liderlik vasfını da Angel’de göremeyiz. Kendini lider saydığı konular (evin bütün erkeklerini kendine bağlamak gibi) eğitimden çok uzaktır.

- İyi bir bilgi kaynağı olmasına rağmen iyi bir bilgi kaynaklığı yapamaz.

- Eğiticilik ve disiplincilik özelliğinden oldukça uzaktır. Vahip Bey ve Neahat Hanım romanda başıboş kalmış iki kahramandır.

- Eğitiminden sorumlu olduğu çocuklara iyi bir ana-babalık gösteremez.

- İyi bir rehber de değildir. Çocuklara sorunlarında iyi bir yol gösterici değildir hatta böyle konularda onlarla hiç ilgilenmez.

- Danışmanlık vasfından da oldukça uzaktır. Çocuklarla dersler dışında hiçbir şekilde ilgilenmez.

Angel’i bütün bu vasıflarıyla değerlendirdiğimizde her yönüyle incelenerek eve alınmış bir mürebbiye olmadığını görmekteyiz.

Türk toplumunun büyük bir dönüşüm sürecine girdiği bir dönem olan Tanzimat Dönemi batıcılık ve batı hayranlığı düşüncesinin en yaygın olduğu bir zaman dilimini kapsar. Yine bu dönem Sened-i İttifak (1808) ve Tanzimat Fermanı (1839), ilk anayasa diyebileceğimiz Kanun-i Esasi (1876) gibi birtakım hukuksal gelişmelerinde ortaya çıktığı bir dönemdir.

Kanun-i Esasi ile ilk olarak eğitim ve öğretim etkinliğine değinilmiş, her Osmanlının genel ve özel eğitim izninin olduğu, okulların devletin gözetiminde ve herkesin ilköğretiminin zorunlu olduğu ilkeleri benimsenmiştir.

Kanunla getirilen bu özel eğitim izni de özellikle gelir düzeyi yüksek ailelerde özel mürebbiye tutma modasını başlatmıştır diyebiliriz. Bir moda akımı diyoruz çünkü bu batılılaşma düşüncesinden çok batıya duyulan bir hayranlığın sonucudur. Yabancı dile duyulan hayranlık, yabancı eserlerin dilimize çevrilmesi özellikle de yabancı mürebbiyelerin seçilip çocukların eğitimi için tutulması ve bunların doğurabileceği kötü sonuçlar (veya doğurduğu) devrin eksikliklerindendir.

Mürebbiye romanı yazılmış olduğu sosyal zaman itibariyle bize devrin özetini verir. Yanlış batılılaşma ve bunun doğurabileceği en kötü sonuçlar yazar tarafından naturalist bir yaklaşımla anlatılır. Zaman hukuksal açıdan eğitimin çok da fazla korunmadığı bir dönemdir. Özel öğretim hakkı çocukların vasıfsız, öğretmenlik eğitimi almamış mürebbiyelerin elinde yetişmesine neden olmuştur. Bir milli eğitim amacı güdülmediği için milli eğitimin ilkeleri belirlenememiş ve ihtiyaca cevap vererek bir eğitim sistemi kurulamamıştır.

Bu da mürebbiye romanında olduğu gibi birçok istenmeyen sonuç doğurabilmiştir.
Her ulus kendi gençlerinin geleceğini yine kendisi en iyi şekilde hazırlar. Başka bir milletin insanının bunu sağlaması o kadar da kolay değildir. Mesleki vasıflarını iyi değerlendirmeden Fransız bir mürebbiye çalıştırmak bu nedenlerden dolayı bir moda bir hayranlıktan öteye gidememiştir.

Bir ulusun geçlerinin eğitimi için gerekli hukuksal koşulların koruması altında milli eğitimin bütün yönleriyle bir sistem olarak oluşturulması ve bu sistemin uygulanması sağlanmalıdır.


EĞİTİMİN PSİKOLOJİK TEMELLERİ

Her birey doğuştan belli özellikler getirir. Bu özellikler fiziksel olduğu kadar, bilişsel, duyuşsal ve psiko-motor özelliklerdir de. Birey yeryüzüne geldiğinde henüz hiçbir şey bilmemektedir. Çevresini gözlemleyerek ve ailesinin yardımlarıyla ilk gelişim dönemini tamamlar. Ardından okul hayatı, yeni bir çevre derken birey büyümeye, olgunlaşmaya başlar.

Hüseyin Rahmi “Mürebbiye” adlı romanında Fransız bir hayat kadını olan Angel’in Dehri Efendi Konağı’na gelmesiyle birlikte konakta yaşanan traji-komik olayları anlatır. Bunu yaparken öncelikle Angel’in bu konağa gelene kadar başından geçmiş olan ve onun hayat kadını olmasına neden olan olayları da anlatır.
Angel, bir hayat kadınının kızıdır. Önceleri annesine nefret duyarken, daha sonra o da kalıtımdan gelen ve çevresinden gördüğü bu mesleği yapmaya başlar.
Angel dünyaya böyle bir ortamda gelir. Annesi ve annesinin çevresinde büyür. Biliyoruz ki kalıtım ne kadar bir insanın hayatında önemliyse, çevrede o oranda önemlidir.

Angel çocukluk dönemini geçipo ergenlik dönemine geldiğinde fiziksel ve ruhsal gelişimini henüz tamamlamadan kendisini bu mesleğin içinde bulur.
Pek çok sevgilisi olur, hamile kalır. Bir bebeğinin olması da onu değiştirmez. Çocuğunu annesine bırakır ve sevgilisiyle birlikte İstanbul’a gelir. İstanbul’a geldiğinde tabiatı gereği rahat duramamaktadır. Sevgilisi iş için dışarıya çıktığında başka erkeklerle birlikte olur. Bir gün sevgilisine yakalanır ve bavulu eline verilerek kapı dışarı edilir. Bilmediği bir şehirde yalnız ve çaresiz kalan Angel, kendisine Fransa’dan mürebbiyelik yapmak için İstanbul’a gelmiş. Namuslu bir kız görünümü çizer ve sonunda Dehri Efendilerinin konağına kabul edilir.

Dehri Efendi’nin ikinci eşinden olan biri kız diğeri erkek iki küçük çocuğu vardır. Angel onların eğitimleriyle ilgilenecektir. Onların dışında evde Dehri Efendi’nin kardeşi Amca Bey, kızı Melahat Hanım ve kocası Sadri Bey, Hizmetçi ve Kocası, Aşçı, Aşçının yardımcısı ve yatılı okulda okuyan, sadece hafta sonu tatilleri için eve gelen Dehri Efendi’nin büyük oğlu Şem’i yaşamaktadır.

Romanda eğitime pek fazla yer ayrılmamıştır. Birkaç sayfadan Angel’in çocuklara ders verdiği sahneler, Mürebbiye’ye ilgi duyan erkeklerin gözünden aktarılmıştır. Birkaç sayfa da ise Şem’i’nin yatılı okul dönüşü babası tarafından sorulan sorulara yanlış yanıt verdiği için falakaya yatırıldığı sahneler yer alır.

Dehri Efendi eğitime önem veren bir kişidir. Konakta yaşayan diğer insanlara göre daha zekidir ve kültürlüdür. Daima kitaplarla ilgilidir. Çevresindeki insanların eğitimine önem verir ve onlarla bildiği pek çok şeyi paylaşır. Çocuklarıyla arasında mesafe vardır. ev içinde yaşayan diğer bireyler üzerinde otorite kurmuştur.
Dehri Efendi ne kadar zeki ve kültürlüyse, kardeşi Amca Bey’de tam tersinedir. Zeka yönünden geri olduğu gibi, fiziksel açıdan da kusurludur. Sırtında bir kamburu vardır ve onun görüntüsünü bozmaktadır. Amca Bey bu kusurundan rahatsız olmakta, özellikle Angel, konağa geldikten sonra kamburu saklayacak kıyafetler diktirmektedir.

Sadri Bey, evin damadı ise daha iyi koşullarda yaşayabilmek için Melahat Hanım’la evlenir. Melahat Hanım çok uzun boylu, zayıf hiç de çekici olmayan bir kadındı ve Sadri Efendi eşine karşı bir şey hissetmemektedir. Fakir bir adamken Dehri Efendi’nin dikkatini çeker ve eve damat olarak alınır. Damat seçilmesinin bir başka sebebi de cahil bir adam olmasıdır.

Dehri Efendi’nin oğlu Şem’i on sekiz – on dokuz yaşlarında bir gençtir. Hafta sonları eve gelir. Babasının yapacağı sorgu sonucunda falakaya yatırılmamak için çalışır; fakat zeki bir genç olmadığı için yada çalıştıklarını önemsemediği için falakaya yatırılmaktan kurtulamaz.

Angel konağa geldiğinde önceleri ahlaklı bir kızmış gibi davranır, daha sonra tabiatı gereği rahatsızlık duymaya başlar ve evin erkeklerinin her birine ilgi gösterir. Angel’den ilgi gören Amca Bey, Şem’i, Sadri Bey birbirlerinden habersiz Angel’le birlikte olmaya başlarlar. Daha sonra evde yaşananlar ortaya çıkar. Birbirlerinin rakibi olan bu üç erkek, daha sonra Dehri Efendi tarafından Angel’den uzaklaştırılırlar.

Dehri Efendi Fransızca bir kitabın onlar tarafından tercüme edilmesini ister. Onlar tercüme işiyle uğraşırken, Dehri Efendi’de Angel’le birlikte olmaya başlar. Amca Bey ve Sadri Bey, Şem’i’yi bir gece ayna getirerek Angel’in odasına gönderirler. Şem’i orada Angel’le babasının birlikte olduklarını öğrenir. Her üçü de bayılır ve roman bitirilir.

Hüseyin Rahmi, o dönemde zengin ailelerin evlerinde Fransız bir dadı, mürebbiye bulundurma modasının alayla kaleme alır. Bunu yaparken eğitim kısmının üzerinde pek durmaz. Bu olaylar yaşanırken çocukların yaşadıkları, gözlemleri, nasıl etkilendikleri aktarılmaz.

Romandaki karakterlerin gelişimi üzerinde duracak olursak, Freud bireyler arası ilişkileri genelde cinsellik ve libido kavramlarıyla açıklar. Belki evde bulunan küçük çocuklar ve eğitimleriyle ilgili pek fazla bilgiye yer verilmese de onların böyle bir ortamda pek de sağlıklı bir şekilde gelişmeyecekleri ortadadır. Küçük kızın, mürebbiyeyi model alması, onun gelişimini olumsuz yönde etkiler ve gözü önündeki model de mürebbiyedir.

Küçük çocuğa -Vahip Bey’e- gelecek olursak, o da birbirleriyle sürekli rekabet halinde olan üç erkek ve aşırı baskıcı bir babanın elinde büyürken, gelişiminde olumsuz etkiler görülecektir.

Eğitim ortamı olarak böyle bir ev sağlıklı değildir. Yabancı öğretmenlerin elinde, kendi kültürüyle Batı kültürü arasında sıkışan bu çocukların sağlıklı bireyler olmaları beklenemez. Üzerlerinde her iki kültürün de izi bulunan bu çocuklar bir yanda Batılı, bir yanda babaları dolayısıyla aşırı geleneksel olarak yetişeceklerdir.

Şem’i’nin eğitim yaşamına baktığımızda, zaten yaş itibarıyla ergenlik döneminde olan bu genç, yatılı okulun baskısı ve evde babasının baskısı arasında sıkışıp kalır. Kendi kişiliğini tam olarak ortaya koyamaz. Aşırı sevgisiz ve otoriter bir ailede büyüyen ve okul vasıtasıyla evden ayrılan bu genç ilk ilgi gördüğü kadına aşırı bağlılık yaşar. Rakiplerini, sevgilisini ve kendisini öldürecek derecede psikolojisi bozulur.

Roman, eğitimde psikolojinin önemini uygulamaktan çok, bireyler arasındaki cinsel ilişkilerin, bireylerin ruh sağlığını nasıl bozduğu üzerine kurgulanmıştır.


EĞİTİMİN SOSYAL TEMELLERİ

Sosyalleşme ilk olarak aile de başlar. Çocuğa verilen ilk eğitim çocuğun sosyalleşmesi açısından çok önemlidir. Okul çağına kadar hayata dair tüm bilgileri aile içinde öğrenen çocuk, okula gittiğinde diğer insanlarla aldığı bu eğitim sayesinde iletişim kuracaktır.

Eğitim aile içinde başlar ve yaşamın sonuna dek formal yada informal bir şekilde devam eder. Dehri Efendi’de çocuğun ilk eğitiminin ne kadar önemli olduğunu bilir ve bu amaçla çocukları Nezahat Hanım ve Vahip Bey’e bir mürebbiye tutar. Ancak dikkat edilmesi gereken bu öğretmen adayının iyice sınava tabi tutulmadan ise kabul edilmiş olmasıdır. Özellikle Dehri Efendi gibi kendi kültürüne oldukça bağlı bir adamın neden Fransız bir mürebbiye tuttuğu düşündürücüdür. Her ne kadar dil eğitimi açısından önemli de olsa, unutulmaması gereken çocukların kişiliğinin küçük yaşlarda gelişmeye başlamasıdır.

Dehri Efendi’nin büyük oğlu Şem’i de yatılı okulda okur. Dehri Efendi onun da iyi bir eğitim alması konusunda çaba sarfeder. Çocuk eve her hafta sonu gelişinde onu sorularıyla test eder, bilemediği taktirde falakaya yatırır.

Kendisi de bilime, eğitime fazlasıyla önem veren bir kişidir. Evinde boş zamanlarını daima kitap okuyarak geçirir, hem de tür ayırmaksızın. Bilgilerini diğer insanlarla paylaşmaktan mutlu olur. Çevresinde cahil insan görmeyi sevmez. Damadı cahil bir adamdır; ancak “onun da ziyanı yok, varsın benden öğrensin” diye düşünür.
Bunların dışında dönem itibariyle konuşulan yabancı dil fransızcadır. Evde Şem’i, Dehri Efendi, Sadri Bey, Amca Bey Fransızca konuşma yeteneklidirler.
Romanda olaylar evin dışına geçmez. Sadece Angel’in konağa gelene kadar yaşadıkları, Şem’inin okulu ve Melahat Hanım’ın ayda bir gittiği teyzesi dışında dış mekanlardan da bahsedilmez.

Romanda sosyal yönde görülen hareketlilikler, Şem’inin yatılı okulda okuması, eğitim sayesinde olan bir dikey hareketliliktir. Bunun dışında Angel’in hayat kadınlığından mürebbiyeliğe geçişi, evlenmeden önce Sadri Efendi diye anılan Sadri’nin Beyliğe yükselişi de birey dikey yönde hareketliliktir.

Mürebbiyenin ve o dönemde pek çok evde Fransız mürebbiyenin bulunması Fransız kültürünün bizim kültürümüze nasıl etki ettiğini açıklayacaktır. Fransız mürebbiyeler elinde büyüyen çocukların yaşadığı çatışma sonucu edindikleri kişilikleri yarı Fransız yarı Türk gençlerin yetişmesine neden olmuştur.

Dehri Efendi aldığı eğitim sonucu ekonomik olarak üstün bir kişidir. Sadri Efendi’yle karşılaştırıldığında, Sadri Efendi cahil bir adamdır. Kendisini hiçbir şekilde geliştirememiş ve fakir kalmıştır.

Roman kahramanlarının dünyaya geldikleri ortam değerlendirildiğinde Dehri Efendi eğitime önem veren bir ailenin çocuğudur, eğitim almıştır ve kendi çocuklarının da eğitilmesine özen göstermektedir. Sadri Efendi fakir bir çevrede yaşamış, muhtemelen eğitime önem veren bir ailesi yoktur. Okula gideceğine çalışsın, eve destek olsun denilmiştir. Zira Aşçıbaşı, çırağı, hizmetçisi, kocası hep aynı zihniyetle yetiştirilmişlerdir.

Bir tarafta eğitim gören ve gittikçe modernleşen, bir tarafta eğitim görmeyen ve kültürlerine bağlı insanların yaşadığı bu konakta pek çok çatışmanın yaşanması doğaldır.

Eğitim doğru yönde kullanıldığı taktirde, toplumların gelişmemesi, ilerlememesi düşünülemez. Ancak yanlış ellerde, yanlış şekilde uygulanan eğitim toplumları ilerlemekten çok yerinde saymaya mahkum eder.


EĞİTİMİN FELSEFİ TEMELLERİ

Ahmet Mithat gibi, sanatın yararlı olması gerektiğine inanan ve halk için yazan Hüseyin Rahmi Gürpınar, “sanat için sanat” ilkesine inanan ve seçkinlere seslenen Uşakklıgil’in tam karşı kutbunda yer alır; ama halka aşılamak istediği dünya görüşü bakımından da Ahmet Mithat’ın.

Romanı, halkı eğitmek amacı ile kullanma konusunda Ahmet Mithat’ı izleyen Gürpınar’ın ondan ayrıldığı nokta, getirmek istediği değer değişikliğinin çok daha köklü olmasıdır. Ahmet Mithat temelde, halkın İslam ideolojisinden kaynaklanan değerlerini paylaşan bir adamdı. Gürpınar ise, politika, ahlak ve din alanlarında halkın görüşünden çok aynı fikirler besliyordu. Özellikle İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra yazdığı romanlarda. Kendisi bir yazar olarak amacını şöyle açıklar: “Ben her eserimde kari’ilerimi, avami şathiyat (eğlenceli fıkralar) arasında yüksek bir felsefeye doğru çekmeye uğraştım.” Gürpınar’ın Mürebbiye ve diğer eserlerinde kısaca yapmak istediği, halkın geleneksel inançlara, yerleşmiş düşüncelere, göreneklere ve dine dayalı zihniyeti yerine, Batı’nın akla, bilime dayalı pozitivist zihniyetini yerleştirmeye çalışmıştır.

Onun içindir ki romanlarında hep “eski kafa”, “yeni kafa” dediği iki zihniyetin çatıştığı görülür. Gerçi “yeni kafa”yı temsil edenler her zaman olaylara akıl yoluyla bakabilen tarafsız bilimsel bakışı hazmetmiş kişiler değildir. Örneğin bu romanın kahramanlarından olan Dehri Efendi iyi derecede Fransızca bilen, babasından miras olarak kalan malları, aklı ve gayreti sayesinde iki misline çıkarmış zeki bir insandır. Ama bunların yanında çocuklarına kızdığı zaman falakaya çektiren bir baba, evin erkeklerinin Fransız mürebbiyeye karşı davranışlarını hep beğenmemiş, ama yaşına aldırmadan o da çapkınlık yapmıştır.

Gürpınar’ın özelliklerinden biri de toplumda yerleşmiş ahlak değerlerinin geçerliliğini irdelemek ve yeni değerler getirmeye çalışmaktır. Bu konuda Nietzsche’nin etkisinde kaldığı açıktır. Kendisinde üstadım diye bahseder. Bunu Mürebbiye romanında gösterir. Toplumda kadına, eğitime bakış açısını değiştirmeye, en azından farklı yönlerinden göstermeye çalışmıştır. Örneğin, karısını, kocasını yada sevgilisini aldatanlar, belli bir sınıfın, bir zümrenin insanları değildir. Zengini, fakiri, ihtiyarı, genci, eski terbiye ile yetişmiş olanları, alafrangalığa özenenleri hepsi bu tutkunun rüzgarına kaptırmıştır kendini.

Romanda Realist felsefenin izleri görülür. Namık Kemal’in kahramanları gibi yanlı değildir. Yazar kişileri bütün açıklığıyla anlatmış, olayları belli fikirleri aşılamak için değiştirmemiştir.


SOSYAL BİR SİSTEM OLARAK OKUL

E. Durkheim okulu, sosyal kişiliğin kazandırıldığı yer olarak görmektedir. Ona göre birey, okulda toplumun beklentilerine göre yetiştirilmekte, yani sosyalleşmektedir.

Dehri Efendi’nin oğlu Şemi dönemin önemli okullarından olan Mekatib-i Aliye’yeden birine devam eder. Ancak mektebe devamı, geceleri orada geçirmekten ibaret kalır diyor yazar.

Görülüyor ki Şemi okula devam etse de, okulun onu sosyalleştirmeden çok uzak olduğu anlaşılıyor. Yazar onu şöyle tasvir ediyor:

Zira O, “kalın kafasına bir şey dank demez…. derecede geri zekalı bir tiptir. Gerçi çalışmasına çalışır ama bu neticesi olmayan gayretten başka bir şey değildir.

O dönemde, öğrenciye, öğrenmeye bakış açısını yansıtan bu sözleri, günümüz eğitim sistemi içinde değerlendirirsek, geç öğrenen öğrenciler içinde hazırlanan programlarla, öğretim stratejiler ile bütün öğrenciler, gerekli öğrenme yaşantıları geçirmelidir.

O yıllarda “öğrenemeyen öğrenci yoktur, onların öğrenmelerine yardımcı olamayan öğretmenler vardır” ilkesi bilinmiyordu. Öğrenci merkezli yaklaşımlardan ziyade, öğretmen merkezli eğitim yaygındı.

Prof. Dr. Ayhan Songar Şemi için şöyle der: “Böyle tiplerin tahsiline ekseriya güçlükle; bazen de ezberleme kabiliyetinin hipertrofisi dolayısıyla, pek de güçlük çekmeden devam ettiğini” söyler.



BİR ÖĞRENME ORTAMI OLARAK SINIF

Sınıf, okul içinde öğrencilerin topluca öğrenme etkinliklerine katıldıkları mekanları ifade eder. Okuldaki öğretim ve öğrenme etkinliklerinin önemli kısmı sınıf, derslik, işlik, atölye, laboratuar olarak adlandırılan yerde geçer. İyi ve kaliteli bir eğitim için sınıf ortamı öğrencilere uygun ve düzenli olarak hazırlanmalıdır. Aksi taktirde uygun olmayan ortamlar eğitimin kalitesini oldukça etkileyecektir.

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kaleme aldığı Mürebbiye adlı roman eğitimle ilgili olsa da daha çok bu eğitim dönemi sırasında farklı çevresel olayları komedi-dram şeklinde ele alır.

Fransa’dan gelen mürebbiye konakta kalarak konağın iki çocuğuna dil öğretmektedir. Anlaşıldığı üzere burada düzenli sınıf ortamı yoktur. Mürebbiye dersleri istediği yerde ve kesinlikle kendi isteği doğrultusundaki mekanda işler. Bu açık mekan olduğu gibi bazen kapalı mekanda da ders işler.

Romanda eğitim mekanı olarak seçilen yerlerden birisi sebebiyle beraber Hüseyin Rahmi’nin kaleminden şöyle aksedilmiştir.

“Mürebbiye çocuklara ders vermek için çok zaman Boğaziçi’nin mavi göğü altında bir yeşil kubbe meydana getiren, bahçedeki yeşillikler içindeki bir kameriyeyi seçerdi. Kameriyenin içinde fıstık dalından yapılma yuvarlak masanın bir kenarına kendi geçer, karşısına çocukları oturtur, ders kitaplarını, defterleri, hokkayı, kalemleri güzelce masanın üzerine yerleştirir; çocuklara orada her gün aynı saatlerde biraz gramer okutur, lektürden (okuma kitabı) ders verir, koligrafi meşk (alıştırma yaptırma) ettirirdi.”

Hemen devam eden paragrafta da burayı seçiş sebebi hakkında bilgi veriyor.
“Çocuklar yazı ile uğraştıkları sırada kendisi güneşin göz alıcı parıltıları altında mavi ile altın renginin bütün derecelerini gösteren dalgaların su, gök, ateş gibi üç elemanının kaynaşmasından meydana getirdikleri yol yol harelere gözlerini dikerek dalıp giderdi. Memleketini, Fransa’yı orada geçirdiği sefahat hayatını, şimdi arasında bulunduğu aile yanındaki sıfatını, işini düşünürdü.”

Romanın ilerleyen bölümlerinde başka bir eğitim ortamından bahsedilir. Bu da kütüphanedir. Buranın seçilmesinin sebebi de mürebbiyenin o sırada kütüphanede bulunan konak sahibine yakın olmak istemesindendir.

Etkili bir öğrenme-öğretme sürecinin gerçekleşebilmesi için öncelikle iyi bir fiziksel ortamın hazırlanması gerekir. Bu ortamda uygun ısı, ışık, sessizlik, temizlik aranılan özelliklerdendir. Mürebbiyenin seçtiği eğitim mekanlarından ikisi de bu özelliklerden uzaktır. Çalışma ortamı olarak seçtiği bahçenin içindeki kameriye, öğrencilerin dikkatini toplamalarını zorlaştıracak, öğrenciyi dersten uzaklaştıracak bir çok etken vardır. Diğer eğitim ortamı olarak seçtiğin konağın kütüphanesi ise sessizlik unsurundan uzak ve giren çıkanın bol olduğu bir mekandır.

Her iki mekanda da öğrencinin dersten kopmasını sağlayacak birçok unsur vardır. Dersten kopan bir öğrenciye bilgi anlamında bir şey vermek mümkün değildir. Ders çalışma ortamı öğretmenin isteklerine göre değil öğrencinin en iyi şekilde öğrenebileceği şartlara göre olmalıdır.


EĞİTİMİN TARİHİ TEMELLERİ

Eğitim sistemimiz birçok aşamadan geçmiştir. Osmanlı yenileşme dönemi olarak bilinen 1773’ten Tanzimat Fermanının yayınlandığı 1839’a kadar geçen dönemde Osmanlı Devleti, batılı ülkeler karşısında sık sık üst üste aldığı yenildiler sonucunda bazı yenilikler yapma gereği duymuş ve askeri okullar açmıştır.
II. Mahmut (1800-1839) tarafından ilk defa bir fermanla herkes için ilköğretim zorunluluğu getirilmiştir.

1857’de kurulan Maarif-i Umumiye Nezaretiyle (Genel Eğitim Bakanlığı) ilk defa sadece eğitimle ilgili olmak üzere bir bakanlık kurulmuş oldu.
Bu dönemde lise düzeyinde eğitim veren okullar açılmıştır. İlk üniversite de 1870’de İstanbul’da açılmıştır.

Hüseyin Rahmi Gürpınar Mürebbiye adlı romanını 1899’da bastırmış dolayısıyla bu tarihte veya buna yakın bir dönemde eserini kaleme almıştır. Tanzimat çoktan ilan edilmiş Osmanlı kapılarını sonuna kadar Avrupa’ya açmıştır. Her alanda olduğu gibi eğitimde de Batının üstünlüğünün kabul edildiği bir dönemdir. Bu dönemde özellikle Avrupa ülkelerinden Fransa ile yakın ilişkiler yaşanmaktadır. Öğrencilerimiz Fransa’ya gidip eğitim almakta aynı zamanda birçok Fransız hocası ülkemize gelmektedir.

Fransa ile ilişkiler öne çıkınca bu aynı zamanda Fransızca öğrenme istek ve ihtiyacını ön plana çıkardı. Zengin aileler çocuklarının dil öğrenimine daha çok önem verdiler. Onlara yabancı hocalar bile tuttular. İşte romandaki Mürebbiye de bu sıfatla bir Osmanlı konağına yerleşmiştir. Fakat onun yakından uzaktan eğitimle ilgisi olmamıştır. Geçmişinde yaptığı ahlak dışı hareketleri bu konakta da yapmaktan çekinmemiştir.

Mürebbiye romanında ülkesi Fransa’da dikiş tutturamayarak İstanbul’a gelen ve bir ailenin konağına mürebbiye olarak giren Angel’in öyküsü anlatılır. Daha önce uyumlu bir yaşamı olan konak halkının erkekleri Angel’in gelişiyle baştan çıkarlar ve konağın dirliği bozulur. Yazar bu romanda iki yüzlü aile ahlakını yermektedir. Roman isimden dolayı belki eğitmen yada eğitici, öğretici bir özellikle görülebilir. “Mürebbiye” eskiden aileye alın Fransız kökenli, evdeki çocukları yetiştiren biri olarak tanımlanır.

Fakat bu özelliklere sahip biri değildir. Ailede çocuk eğitimi küçük yaşta başlar ve bunu mürebbiye diye seçtiğimiz özel yetenek ve bilgilere sahip kişiler yapar. Fakat Angel tamamıyla bu kimlikten farklıdır. Türkiye’ye bu kimlikte gelebilir ama sadece aileyi kandıran farklı bir kişiliğe sahiptir. Bunu romandan şu alıntılarla anlayabiliriz.
“Angel Paris’in fuhuş süprüntülüğü içinde dışkıda yetişen mantar gibi olgunlaşmaya başlayınca daha kadınlık ağına girmezden birçok zaman önce o da anasının yoluna saptı. Henüz küçüktü. Fakat fahişelikte anada doğma istidadı yüzünden o işte anasından usta çıktı. “syf. 29” Kendisi ise yabancı bir memlekette, ömründe hatır ve hayaline getirmemiş olduğu mürebbiyelikle Dehri Efendi’nin emri altında yarı mahpus bir halde yaşıyordu.

Efendi, öfkeli huyu, evinde olan disipline son derece dikkati yüzünden mürebbiyeyi tutarken sık sık sokağa çıkmamasını ilk şart olarak ileri sürmüştü. Türlü sefahat yerlerinde her gece başka bir erkekle zaman geçirmeye alışmış bir kadına bu mahpusluk bir bela zindanından daha zor görünmez mi? Kaç senedir yalıdakilerden başka erkek yüzü görmediğinden Şemi ve Sadri Beyler kendine pek şirin görünmeye başlamış, hatta Amca Bey, aşçıbaşı bile zihninde, iltifattan uzak tutulmaması gereken kimseler ehemmiyetini kazanmışlardı. Bu akşam bahçede Şemi ile aralarında geçen vakaya göre delikanlının bu gece odaya geleceğini kuvvetle umuyordu.” syf.69.

“Bu üçlü sevda ayrı ayrı bacalardan fitili aldı. Yalnız Sadri, Amca Bey’le Şemi’nin mürebbiyeyi sevdiklerini biliyor, fakat bu iki budala meselenin böyle ortak bir sehpa üzerine kurulduğundan haberleri bulunmuyordu.” Syf. 81.

Zaten bu romandaki aile yapısı oldukça karmaşıktır. Aileruh bütün erkekleri bir anda Angel’e yönelir ve zaten Angel’de buna meyillidir. Bu anlama çeşitli oyunlar yapar. Angel görevi dışında olaylarla ilgilenen eğitimle alakası olmayan cahil bir kadındır. Aile içi eğitici hiçbir faaliyette bulunmuyor. Görevini yerine getiremeyen getirmek istemeyen kimliğe sahiptir.

Romandaki diğer kahramanlara bakınca batılılaşmayı yanlış anlayan, davranışları Türk toplumunun gelenekleriyle tezat teşkil ettiği için gülünç durumlara düşen alafranga, dejenere tipler de vardır. zaten Türk toplumunun yararına olan bir konuya Angel gibi bir tipin yönlendirmesi, eğitmesi olanaksızdır.




 

"Cehalet hıyar olmuş gidiyor son sürat/  Enkaz-ı beşer koşuyor elde tuzluk alık surat"

GoogleTagged


 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
4 Yanıt
1724 Gösterim
Son İleti Kasım 22, 2008, 05:50:22 ÖS
by denge
0 Yanıt
1522 Gösterim
Son İleti Mart 11, 2009, 11:33:28 ÖÖ
by liprade
0 Yanıt
1613 Gösterim
Son İleti Mart 13, 2009, 07:47:22 ÖS
by liprade
0 Yanıt
2282 Gösterim
Son İleti Nisan 30, 2009, 12:19:49 ÖÖ
by Resulehasret
0 Yanıt
1191 Gösterim
Son İleti Mart 13, 2010, 04:17:17 ÖS
by liprade

Powered by SMF 2.0.4 | SMF © 2006–2011, Simple Machines LLC
TinyPortal © 2005-2012 | Theme Lamartine by Smfdesign | dizi izle | Bilezik Modelleri | Haber | evden eve nakliyat | Dizi izle | film izle | filmperest.com | Çimstone Fiyatları | Full Film izle
Bu sayfa 0.333 saniyede 34 sorgu ile oluşturulmuştur